Günün yorgunluğu, akşamında sırtına yüklenmiş bir vaziyette ilerliyordu. Her zamanki yürüdüğü yoldan, çok da farklı bir manzara ummadan usul usul ilerlerken duyduğu bir sesle irkildi. Önünden yürüyen bir delikanlı, yanındaki yaşlı kadına bağırıyordu. Merakla, hayır hayır, hayretle bakakaldı. Ve başladı iç dünyasında muhasebesini yapmaya...
Açıdan Bakışlar
28 Nisan 2026 Salı
Anneye Sitem
Günün yorgunluğu, akşamında sırtına yüklenmiş bir vaziyette ilerliyordu. Her zamanki yürüdüğü yoldan, çok da farklı bir manzara ummadan usul usul ilerlerken duyduğu bir sesle irkildi. Önünden yürüyen bir delikanlı, yanındaki yaşlı kadına bağırıyordu. Merakla, hayır hayır, hayretle bakakaldı. Ve başladı iç dünyasında muhasebesini yapmaya...
20 Nisan 2026 Pazartesi
Engin dayının ardından
Bu köye kaçıncı gelişim, bilmiyorum. Havası, suyu, insanları bir başka güzel...
Sahi ben neden yabancı bir köyü anlatıyormuşum gibi konuşuyorum ki? Ben artık bu köylüyüm. Zira Anadolu çocuğu olarak bizler, Nasreddin Hoca misali, hanım köylüyüz. Bugünden bakınca, ben de 19 yıldır Şerefiyeliyim.
Mevsim bahar, etraf yemyeşil, dünya yeniden bir uyanışın eşiğinde...
Ancak bu dünyada her şey yeknesak gitmiyor. Bazen üzücü olaylar da olabiliyor. İşte, köye son gelişimiz de bir vefat nedeniyleydi.
Pazartesi sabahı hayat herkes için normal seyrinde başlamışken gelen bir telefon, bu normal seyri alt üst etti. Telefonun ucundaki ses, Engin dayının vefat ettiğini haber veriyordu. Anlık bir duraklama, söylenenlerin doğruluğunun idrak edilmesi ve ardından gelen üzüntü...
İnsan ölümü sevdiklerine yakıştıramıyor. Bu his, insanın ölümün soğuk yüzü karşısındaki acizliğinin bir dışavurumu olsa da esasında bariz ve sahih bir şekilde insanın ölümsüzlüğünün bir göstergesi olsa gerek. Susuzluk hissi suyun varlığının bir delili ise ölümsüzlük hissi de ebedi bir âlemin varlığının bir göstergesi olmaz mı?
Köye vardığımızda vakit bir hayli ilerlemişti. Her cenazede görmeye aşina olduğumuz çadır kurulmuş, soğuktan büzüşmüş ellerin etrafında halelendiği dört köşe soba tutuşturulmuştu. Bulutların gelip yerleştiği gözlerle bakan tanıdıklarla sarılıp dualaşmalar, okunan Fatihalar, derin sessizliği fırsat bilip yapılan iç muhasebeler...
"Dünya..." der ya zamanın çemberinden geçmiş büyük zatlar. "Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur."
Biz kaç üzüm, kaç tokat yedik de hâlâ iç muhasebemiz "dünya" ile karışık?.. Gözler nemli, hesaplar farklı... Bu halden kurtulmak çok zor olsa gerek. Bir öyleyiz, bir böyle. Bazen dünyalığız, bazen ukbalık... Herhalde can çıkmadan da insan kurtulamayacak bu ikilemden.
Öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazı, helalleşmeler ve defin...
İşte, hayat nedir sorusunun en beliğ cevabı, en net görüntüsü, en nihai durağı...
Rabbimiz Engin dayımıza merhametiyle muamele eylesin. İman ehli birisi olduğuna bizleri şahit bırakıp gitti. Bizler de ardından hüsnü şehadetimizi iletip melekleri şahit tuttuk. Rabbimiz amellerini yoldaş eylesin. Günahlarını affeyleyip mekanını cennet eylesin. Geride kalan yakınlarına sabırlar, güzel ömür ve ameller nasip eylesin. Âmin.
8 Kasım 2018 Perşembe
26 Ekim 2018 Cuma
Gerçek kahramanların ardından gidilir
25 Ekim 2018 Perşembe
Ah metrobüs şoförleri ah!
24 Ekim 2018 Çarşamba
Apollo Cıstak
10 Ekim 2018 Çarşamba
Hormonlu Elma
Elma gerçekten de çok iriymiş. Elmayı alan arkadaşın iki yumruğundan da büyükçeymiş. Derken aklına takılan bir şey olmuş: “Köyde bin bir emekle baktığımız elmalar küçücük olurken bu nasıl bu kadar büyük olabiliyor?”
O anda arkadaşının az önce şakayla söylediği söz kulaklarında yankılanmış: “Kraliçenin elması...”
Einstein gibi muzaffer bir ilim adamı edasıyla dilini çıkarmak aklına gelmediği gibi, Arşimet gibi evreka demek de aklına gelmemiş ama “Tabii ya!” diye gözlerinin içi gülmeye başlamış. “Eskiden Pamuk Prenses’in kıskanç üvey annesi vardı. Zehir kattığı büyülü elmayla kızının güzelliğini elinden almak için uğraşırdı. Şimdi ise paragöz yetiştiriciler var. Elmayı hormonla bir güzel semizletip sana yediriyorlar. Sonra da sen hoop hasta olunca da neyin var neyin yok her şeyini alacak, seni soyup soğana çevirecekler...”
***
“Abu bu biraz uçuk oldu sanki!”
“Uçuk olduysa tamamdır.”
“Yok, öyle değil. Yani alakasız oldu demek istedim.”
“Ha, o zaman kötü! Ya nasıl yazsaydık?”
“Bence sonunu biraz değiştirsek yeterli olur. Şöyle yapalım:
Kötü cadı öldü ama varisi olan Paragöz Prens hâlâ hayatta! Pazar pazar gezip herkesin parasını kapıyor. Nasıl?”
“Fena değil! Ama benim anlattığımdan daha uçuk oldu sanki!
Ama bak biz Yedi Cüceleri unuttuk. Onu da katsak daha dikkat çeker.”
“Nasıl mesela?”
“Şöyle: O zaman dar ve izbe bir madende çalıştıkları için boyları uzamayan yedi tane cüce vardı ama şimdi hormonlu elmaları yiyerek küçülen bir nesil...”
“Yok abi, biz bu işi bırakalım en iyisi...”
“Bence güzel bağlayacaktık ama cümlemi bitirmeme izin vermedin.”
Onlar böyle tartışadururken yanıbaşlarındaki elma hâlâ ilk anki canlılığıyla parlayıp onlara göz kırpıyormuş.
***
Elma hâlâ masada duruyor. Ne yapacağıma karar veremedim bir türlü... :)
6 Ekim 2016 Perşembe
Sakın hurafeyi "akıllılar" üretiyor olmasın?
27 Eylül 2016 Salı
Çocukları neden okula alıştıramadık bir türlü?
Daha mutlu bir gelecek için mutlu çocuklara ihtiyacımız var...
22 Eylül 2016 Perşembe
Nebevî Nefes Ömer bin Abdülaziz
5 Ağustos 2016 Cuma
Bir yolculuktan geriye kalan
Telefonumdaki çektiğim son fotoğrafına bakıyorum. O da ibretlik. Bende yaptığı çağrışımlardan bir tanesi insanı özetler mahiyette: “Bir varmış, bir yokmuş!”
Engebeli ve keskin virajlı bir yol misali.
Üstelik çok tehlikeli ve netameli.
Hangisinden gittiğini bilerek, teenniyle ilerlemeli.
Bir gün durup da ardına baktığında,
Yorulduğuna pişman ettirmemeli.




