28 Nisan 2026 Salı

Anneye Sitem


Günün yorgunluğu, akşamında sırtına yüklenmiş bir vaziyette ilerliyordu. Her zamanki yürüdüğü yoldan, çok da farklı bir manzara ummadan usul usul ilerlerken duyduğu bir sesle irkildi. Önünden yürüyen bir delikanlı, yanındaki yaşlı kadına bağırıyordu. Merakla, hayır hayır, hayretle bakakaldı. 
Ve başladı iç dünyasında muhasebesini yapmaya...
- Genç bir insan, kendinden yaşça büyük birisine nasıl böylesine sert davranabilir?
- Ya annesiyse? O zaman daha kötü... İnsan annesiyle böyle konuşur mu? Hem de sokak ortasında?
- Yok yok, biz de Avrupalılar gibi olduk çıktık. Örf, âdet, büyüğe hürmet yok oluyor...
- Ahir zaman böyle olsa gerek! Ne saygı kaldı, ne muhabbet!
İç dünyasında yaptığı tahminler henüz bitmemişken yanlarına varmıştı.
“Bunun hoş bir şey olmadığını sen de biliyorsun.” dediğini duydu delikanlının. El kol hareketlerinin düzensizliği öfkesini ele veriyordu. “Çok iyi biliyorsun ki gıybet dinimizce de yasaklanmış! Allah sevmiyor gıybeti.” dedi delikanlı.
Genç adamın konuşmalarından fırsat bulan kadın, “Ben yalan söylemiyorum ki” diyebildi. “O, bunları yapıyor.”
Bunu duyan delikanlının öfkesi daha da arttı. “İşte gıybet odur anne! Yoksa iftira etmiş olursun!” dedi daha yüksek bir sesle...
Demek ki vaziyet, uzaktan göründüğü gibi değildi.
Delikanlı iyi bir şey anlatıyordu.
Ama kötü bir yöntemle...

20 Nisan 2026 Pazartesi

Engin dayının ardından

Bu köye kaçıncı gelişim, bilmiyorum. Havası, suyu, insanları bir başka güzel...

Sahi ben neden yabancı bir köyü anlatıyormuşum gibi konuşuyorum ki? Ben artık bu köylüyüm. Zira Anadolu çocuğu olarak bizler, Nasreddin Hoca misali, hanım köylüyüz. Bugünden bakınca, ben de 19 yıldır Şerefiyeliyim.

Mevsim bahar, etraf yemyeşil, dünya yeniden bir uyanışın eşiğinde...

Ancak bu dünyada her şey yeknesak gitmiyor. Bazen üzücü olaylar da olabiliyor. İşte, köye son gelişimiz de bir vefat nedeniyleydi.

Pazartesi sabahı hayat herkes için normal seyrinde başlamışken gelen bir telefon, bu normal seyri alt üst etti. Telefonun ucundaki ses, Engin dayının vefat ettiğini haber veriyordu. Anlık bir duraklama, söylenenlerin doğruluğunun idrak edilmesi ve ardından gelen üzüntü...

İnsan ölümü sevdiklerine yakıştıramıyor. Bu his, insanın ölümün soğuk yüzü karşısındaki acizliğinin bir dışavurumu olsa da esasında bariz ve sahih bir şekilde insanın ölümsüzlüğünün bir göstergesi olsa gerek. Susuzluk hissi suyun varlığının bir delili ise ölümsüzlük hissi de ebedi bir âlemin varlığının bir göstergesi olmaz mı?

Köye vardığımızda vakit bir hayli ilerlemişti. Her cenazede görmeye aşina olduğumuz çadır kurulmuş, soğuktan büzüşmüş ellerin etrafında halelendiği dört köşe soba tutuşturulmuştu. Bulutların gelip yerleştiği gözlerle bakan tanıdıklarla sarılıp dualaşmalar, okunan Fatihalar, derin sessizliği fırsat bilip yapılan iç muhasebeler...

"Dünya..." der ya zamanın çemberinden geçmiş büyük zatlar. "Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur."

Biz kaç üzüm, kaç tokat yedik de hâlâ iç muhasebemiz "dünya" ile karışık?.. Gözler nemli, hesaplar farklı... Bu halden kurtulmak çok zor olsa gerek. Bir öyleyiz, bir böyle. Bazen dünyalığız, bazen ukbalık... Herhalde can çıkmadan da insan kurtulamayacak bu ikilemden.

Öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazı, helalleşmeler ve defin...

İşte, hayat nedir sorusunun en beliğ cevabı, en net görüntüsü, en nihai durağı...

Rabbimiz Engin dayımıza merhametiyle muamele eylesin. İman ehli birisi olduğuna bizleri şahit bırakıp gitti. Bizler de ardından hüsnü şehadetimizi iletip melekleri şahit tuttuk. Rabbimiz amellerini yoldaş eylesin. Günahlarını affeyleyip mekanını cennet eylesin. Geride kalan yakınlarına sabırlar, güzel ömür ve ameller nasip eylesin. Âmin.


14 Nisan 2026 Salı